| Önyargı çok kötü bir huydur ve bir çok fırsatın kaçırılmasına sebep olur. Borçlu insan bu duruma gelinceye kadar, bir çok kişiden darbe yemiştir, başına gelmedik kalmamıştır, güvendiği dağlara karlar yağmıştır, sütten ağzı yanmıştır. Velhasıl, bu hususta ne kadar atasözü varsa hepsi borçlunun başına gelmiştir. Yılanın soktuğu kedi, ip görse yılan sanıp kaçarmış, borçlu da başına gelenlerden dolayı özgüvenini kaybettiği için herşeyden korkar, uzak durmaya çalışır.
Oysa bu dünya, içindeki herşeyle birlikte fâni olarak yaratılmıştır. Herşeyin sonu olduğu gibi, belanın da bir sonu vardır, nasıl geldiyse, öyle de gidecektir. Ancak belaya insanın kendisi davetiye çıkarır. Allah'ın hoşnut olmadığı ameller sebebiyle musibete müstehak olmuştur. Kimse, bu borç benim değil, başkası yüzünden oldu dememelidir. Öyle bile olsa bu belaya başka bir günahı yüzünden maruz kalmıştır. Bu, Rabbimizin insanları terbiye etme şeklidir. İnsan zulmeder ama, kader adalet eder.
Borç belası durduk yerde gelmediği gibi, hiç bir şey yapmadan da kurtulmak mümkün değildir. Bir borçlu için önyargı kadar hiç bir şey yapmadan beklemek de çok ölümcül bir hatadır. Borçlunun beklemek gibi bir lüksü olamaz, çünkü alacaklı beklemez, faiz işlemeye devam eder. Faizle borçlanmış olan bir insanın borcu yıllık bazda geometrik olarak artar. Her yıl ikiye katlanır; 1, 2, 4, 8, 16 şeklinde artmaya devam eder. Yani daha açık söylemek gerekirse şu anda 10.000 lira borcu olan birinin borcu hiç ödeme yapmazsa beş yıl sonra 160.000 lira olur. O halde borçlu önüne çıkan tüm fırsatları denemeli, tüm kapıları zorlamalıdır. Eninde sonunda bir kapı açılacak ve dertleriniz sona erecektir.
Hiç bir şey yapmayayım, birileri beni bu borçtan kurtarsın diye bekleyenler boşuna beklemesin. Tok açın halinden anlamaz. Kardeşiniz bile siz borç içerisinde kıvranırken arabasını yeniler, tatile çıkar, karısının koluna altın alır vs. Bir iş yapacaksanız onu kendiniz yapmalısınız.
Kral maiyetini önemli bir görev için sınamak istemiş. Birçok güçlü ve akıllı adam etrafına toplanmış. Kral onları bugüne kadar görüp görecekleri en kocaman kapının önüne getirerek şöyle söylemiş: "Siz akıllı insanlar, benim bir sorunum var ve hanginizin bunu çözebileceğini görmek istiyorum. Burada krallığımdaki en büyük ve en ağır kapıyı görüyorsunuz. Hanginiz bunu açabilirsiniz?"Saray mensuplarından bazıları açamayız der gibi başlarını sallamış. Diğerleri, çevresindekilere göre daha akıllı sayılanlar, kapıyı daha yakından incelemiş, fakat onlar da açamayacaklarını kabul etmişler. Bu akıllı insanlar böyle söyleyince saraylılar sorunun çözülemeyecek kadar zor olduğunda fikir birliğine varmışlar.
Sadece bir vezir kapının yanına giderek onu şöyle bir gözden geçirmiş ve elleriyle yoklamış, açmak için çeşitli yolları denemiş, en sonunda kuvvetle yüklendiğinde ağır kapı açılmış. Meğer kapı zaten tam kapalı değilmiş ve açmak için deneme isteği ve yüreklilikle davranma cesaretinden başka bir şey gerekmiyormuş.
Kral vezire şöyle demiş:"Sadece gördüğün ve işittiğine bağlı kalmadan, kendi gücünü devreye soktuğun ve denemeyi göze aldığın için saraydaki görevi sen alacaksın.
Gündelik hayatımızda "deneme" olayına pek çok yerde rastlıyoruz. Örneğin otomobil firmaları yeni üretilen modelleri müşterilerin denemesi için randevu veriyor ve test sürüşü yapabilmelerini sağlıyor. Yazılım firmaları yeni bir program ürettiklerinde programın demosunu(deneme versiyonu) internetten yayınlıyor ve internet kullanıcıları bu tür programları download edip deneyebiliyorlar. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bütün bunların amacı insanların o ürünler hakkındaki önyargılarını ortadan kaldırmak, o ürünlerle ilgili bilgi sahibi olmalarını sağlamaktır. Çünkü insan bilmediği şeye adeta düşmandır, içinde devamlı bir kuşku vardır. Her şeyi bildiği, alıştığı şeylere kıyaslayarak değerlendirir. Bildiği şeylere benzemiyorsa kesinlikle kabul etmez.
Bir de şu husus var: Bildiğiniz gibi, bir hekimin görevi 6 yıl tıp fakültesinde, 4 yıl uzmanlıkta edindiği bilgilerin yardımıyla hastalığı teşhis etmek ve hastayı tedavi edecek ilaçları vermektir. Ancak bazı kendini beğenmiş hastalar sıfır tıp bilgisiyle hekimin verdiği ilaçları beğenmezler, hatta "bu doktor hiçbir şey bilmiyor" şeklinde yorum yaparlar, doktorun verdiği ilaçları kullanmayıp atadan dededen kalma kocakarı ilaçlarını kullanırlar. Bazen de 10 günlük tedaviyi 2 gün uygulayıp bırakırlar, bu nedenle tedaviden beklenen sonuç alınamaz. Hastalık daha da azar, hasta dönüp dolaşıp bu kez daha beter bir şekilde yine hekime müracaat etmek zorunda kalır. Hekime güvenmeyen bu tip hastalar sadece kendine kötülük yaparlar.
Madem ki, borçlu borç hastalığına yakalanmıştır, o halde derdine derman olabilecek her fırsatı değerlendirmek zorundadır. Çünkü önceden olduğu gibi fırsat kaçırmak gibi bir lüksü yoktur.
|