Kim tevfik(üstünlük) isterse, âdetullah ve hilkat(yaratılış) ve fıtrat
ile âşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir
cevab-ı red verecektir. Bediüzzaman
Hayatta pek çok işte başarısız olmanın veya borca girmenin sebeplerinden
biri ve belki de en önemlisi Cenab-ı Allah’ın her şeyin yaratılışına koyduğu ve
bu dünyanın dirlik ve düzenliğini sağlayan “adetullah” denilen kanunlara isyan
etmektir. Bu kanunlar dünya hayatına baktığı için, itaat edilmediğinde cezası
hiç geciktirilmeden hemen verilir. Aslında cezası da, mükafatı da bizzat
kanunun içerisine konulmuştur. Bu kanunları harfiyen uygulayan da ödülünü
gecikmeden derhal alır. Adetullah kanunları herkes için, bütün insanlar için
geçerlidir. Kişinin kâfir, münafık, müslüman, hristiyan veya ateist olması
hiçbir şeyi değiştirmez. Örneğin İsaac Newton’un ağacın dibinde iken kafasına
elma düşünce var olduğunu ileri sürdüğü ve dünya kurulalıdan beri var olan
yerçekimi adetullah kanunlarından biridir. Yerçekimi sebebiyle çok yüksekten
atlayan bir kişi kim olursa olsun ya ölür, ya da bir tarafı kırılır. Allah
dilerse hiçbir şey olmaz, ama bu Allah’ın bileceği iştir. Yerçekimi kanununa
uymayan bir kişi cezasını hiç gecikmeden anında çeker, ya canından olur veya
sakat kalır. Adetullah kanunlarına tabiat kanunları da denebilir. Tarlayı
sürmeden mahsul alınmaz, bulut olmadan yağmur yağmaz, yemek yemeden insan
yaşayamaz, ateş olmadan yemek pişmez vs. gibi bir çok kanun vardır.
İnsanın başarılı olup olmamasını belirleyen kanunlardan en önemlileri
çalışmak ve yaptığımız işin gereklerini yerine getirmektir. Üniversite
imtihanında zeka seviyesi aynı olan iki öğrenciden hangisi daha çok çalışırsa,
o daha çok puan alacak ve daha iyi bir bölüm kazanacaktır. Ancak özellikle
belirtmek istiyorum ki, sadece çalışmak tek başına yeterli değildir. Çalışmayı
en uygun kitaptan yapmak, en doğru kaynaktan yararlanmak gerekir. Aksi halde
çok çalışmanın bir faydası olmaz. Çalışmak fiili dua yerine geçer, ama yine de
neticeyi yaratacak olan Allah’tır. Bu yüzden doğru yöntemle yeterince çalışıp
neticeyi Allah’tan beklemek, sözlü olarak da dua etmek gerekir. İnsanın elde
ettiği başarı veya kazançtan dolayı kibirlenmeye hakkı yoktur, çünkü o başarıyı
veya kazancı ihsan eden Allah’tır. Herhangi bir işi yapabilmek için ihtiyacımız
olan akıl, fikir, sağlık ve diğer her şeyi Allah yaratmıştır, bundan dolayı da
elde edilen başarı bize ait değil, Allah’a aittir. Ortada bir başarısızlık
varsa bu Allah’ın sunmuş olduğu imkânları kullanmayan veya kötüye kullanan
insana aittir. Bu yüzden insan olarak görevimiz, hangi konuda olursa olsun
elimizden gelenin en iyisini yapmaktır. Buna rağmen Allah vermiyorsa, mutlaka
bunda bizim için bir hayır vardır, başka bir zaman, daha güzel bir şekilde
verilecektir.
Başarısız veya borçlu olan insanlar da herhangi bir iş yaparken âdetullah
kanunlarına riayet etmemiş ve netice itibariyle bir nevi Allah’ın emrine isyan
sayılan bu itaatsizliğinin cezası da bu dünyada peşin ve acele olarak
verilmiştir. Örneğin daha önce anlattığımız gibi insan, gelirinin çok üstünde,
ödeyebileceğinden çok fazla fiyatı olan bir malı almaya kalkarsa, parasını
ödeyemeyeceği ve bütçesinin açık vereceğine şüphe yoktur. Âdetullah kanununu
çiğnemesinin bedeli olarak da borca girmiş olur ve borç başlı başına bir cezadır,
hatta bu dünyada verilecek cezaların en büyüklerinden biridir, bana göre kabir
azâbının dünya versiyonudur.
Şu anda borçlu durumdaysanız kesinlikle bu sizin hatanızdır; bir şeyleri
eksik veya yanlış yapmış, adetullah kanunlarına riayet etmemişsiniz demektir.
Bunu size şeytan yaptırmıştır, çünkü kendisi Allah’a isyan ederek ebediyen
lanetlenmiştir, başkalarının da kötü duruma düşmesi onu memnun eder. Şeytanın
en önemli yardımcısı terbiye edilmemiş bir nefistir. Nefis daime kötülüğü
ister, kural tanımaz, emirlere itaat etmez, kanunlara riayet etmez. Böyle bir
nefsi olan insanın başarılı olması mümkün değildir. Bu insanların (sizi tenzih
ederim) hayata bakış tarzı; ‘ekmek buldun giriş, iş varsa sıvış’ şeklindedir.
Kesinlikle çalışmayı sevmezler, işten kaytarmak en büyük maharetleridir. Ders
çalışmayı bırakır televizyon seyreder, dersaneye gidiyorum diye çıkar
arkadaşlarıyla gezmeye gider, akşam işten çıkıp ailesi yerine kahveye kumar
oynamaya gider, iş yerinden hastayım diye izin alır kendi özel işini yapar, ezan
okunur yorganı başının üzerine çeker, yarım yamalak iş yapar ‘bişey olmaz’ der.
Bütün bu kural tanımazlıkların bir bedeli vardır.
Bu durumda yapmamız gereken en önemli iş kurallara uymayı alışkanlık
haline getirmeye çalışmaktır. Kural kelimesi;
-bir sanata, bir bilime, bir düşünce ve davranış sistemine temel olan,
yön veren ilke,
-davranışlarımıza yön veren, uyulması gereken ilke,
-bir yaptırımlar düzeniyle toplum üyelerinin kendisine uyması sağlanan,
toplumca benimsenmiş her türlü buyurucu ve yasaklayıcı düzenleme,
-bir işlemde iyi bir sonucun nasıl sağlanacağını gösteren yönerge,
-belli bir durumda yapılması gereken şeyi gösteren ya da buyuran yönerge
şeklinde tanımlanmaktadır.
Toplum hayatında uyulması gereken birçok kural vardır. Hayatımızı bu
kurallara uygun olarak tanzim ettiğimizde, bu dünyada başımız kolay kolay derde
girmez, rahat bir hayat yaşarız, itaatimizin ödülünü peşin olarak alırız.
Kurallara uymadığımızda ise başımızdan dert, bela, musibet eksik olmaz,
isyanımızın bedelini derhal öderiz.
Örneğin trafik kuralları motorlu veya motorsuz bir araçla ya da yaya
olarak yollara çıktığımızda uymamız gereken ve emniyetli bir şekilde yolculuk
yapmamızı sağlayan kurallardır. Bu kurallara uymayan insanların başına ne
geldiğini anlatmama gerek yok. Ya kendi canlarından oluyorlar, ya da başka
insanların canına kastedip hapislerde çürüyorlar. Üstelik -bunu dini
hassasiyeti olan kişiler için söylüyorum- hız sınırının saatte 120 kilometre
olduğu bir yolda 180 kilometre hızla gidip kaza yapmak ve hayatını kaybetmek
intihar hükmüne geçiyor. Çünkü kişi hız sınırını aşarak adetullah kanunlarına
da isyan etmiş olduğundan, bedelini bu dünyada canıyla ödediği gibi, öbür
dünyada da adam öldürme suçunun cezasını çekecek. Gezegenimizi yakından
incelediğimizde sabit bir hızla döndüğünü ve bu hızın asla değişmediğini
görürüz. Hızın artması veya azalması dünyayı keşmekeşe sürükler ve yaşanılır
bir gezegen olmaktan çıkarırdı. Allah isteseydi dünyayı saniyede 30 kilometre
değil, çok daha yüksek bir hızla döndürebilirdi, ama yapmamış ve en uygun hızda
sabitlemiş. 509.200.000 kilometrekare genişliğindeki
dev bir cisim olan dünyamız kendisine emredilen hız sınırını bir saniye bile
şaşmazken, dünyaya göre bir nokta gibi olan insan haddini aştığı zaman bu
isyanı elbette cezasız kalmayacaktır.
Toplumda hayatını düzenleyen kurallardan bir diğeri görgü kurallarıdır.
Âdab-ı muaşeret de denilen bu kurallar, insanların birbiriyle münasebetlerinde
nasıl davranılması gerektiğini ortaya koyan, gerek dini emirler, gerekse örf ve
adetler neticesinde ortaya çıkmış kurallardır ve çocukluk çağlarından itibaren
ailede, okulda ve toplum hayatının içerisinde büyüklerimizden veya kitaplardan
öğrenilir. Bunlara uygun şekilde davrandığımızda ebeveynimizden,
öğretmenlerimizden, çevremizden, büyüklerimizden takdir görür ve iyi bir
referans elde etmiş oluruz. Gıyabımızda bizden bahsettiklerinde veya herhangi
bir iş için hakkımızda araştırma yapıldığında bizden; çok terbiyelidir, efendi
bir insandır, iyi bir çocuktur, çok namuslu bir kızdır, her şeyine kefilim vs.
şeklinde lehimizde şahitlik yaparlar. İşte bu fazilet sahibi olmak demektir ki,
sahibinin başında altın bir taç gibi durur, dünyada ve ahrette hürmet görmesine
vesile olur. Hatta o kadar ki, böyle bir insanı ecdadımızın ‘yiğidi öldür,
hakkını yeme’ dediği gibi düşmanları bile takdir eder. Bediüzzaman hazretleri
de bu durumu ‘en kat’i fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine
şehadet etsin’ sözleriyle doğrular. Görgü kurallarına uymayan insanlara toplum
iyi gözle bakmaz. Görgüsüz, terbiyesiz veya edepsiz diye adlandırılan böyle bir
kişi hakkında hiç kimse iyi konuşmaz, mümkün oldukça uzak durmaya çalışırlar,
bir iş yapacağı zaman da kefil olmazlar, çünkü kendilerini mahcup edeceğini
bilirler. Bu yüzden dünyada işleri rast gitmez, hayır dua almadıkları için
işleri hep ters gider, başarısız olurlar, zarar ederler ve borca girerler.
İnsanların şehadetleri bu dünyada önemli olduğu gibi öbür dünyada da
önemlidir. Çünkü Allah-u Teâla, insanların hakkında iyi söz söylediği bir
kişiye azap etmez, insanların hoşnut olmadığı bir kişi ise Allah katında da
makbul değildir ve azaba müstehak olur. Bu yüzden bir kişi ölüp cenaze namazı
kılınmak üzere musallâ taşına konulduğunda imam efendi ‘bu cenazeyi nasıl
bilirsiniz, haklarınızı helal ettiniz mi?’ diye sorar. Çoğu kişi usûlen iyi
biliriz derler, ama önemli olan kalplerinden geçen sözlerdir. Allah bu cenazeye
ona göre muamele yapar.
Bir gün peygamberimizin yanından bir cenaze geçti ve ve orada
bulunanlar tarafından hayırla anıldı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “Vacip
oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurdu. Bir cenaze daha geçti, ama bu cenaze
hazirun tarafından şerle anıldı. Bunun hakkında da Peygamberimiz (a.s.m.):
“Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurdu. Hz.Ömer (r.a.), annem babam sana
feda olsun! Bir cenaze geçirildi ve hayır ile tavsif edildi. Bunun üzerine:
“Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” dediniz. Bir cenaze daha geçirildi, o da
şer ile tavsif edildi buna da: “Vacip oldu, vacip oldu, vacip oldu” buyurdunuz
(Bunun sebebi nedir?) diye sordu. Allah Resulü (a.s.m) cevaben: “Hayırla
andığınız kimseye Cennet vacip oldu. Şerle andığınız kimseye de Cehennem vacip
oldu. (Çünkü) sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz” buyurdu.
Yukarıda zikrettiğimiz kuralların dışında dil
bilgisi kuralları, ahlak
kuralları, teknik kurallar(formül), mali kurallar vs. gibi daha birçok kural,
dünya hayatını mesudâne, başarılı bir şekilde geçirebilmemiz ve ahirete açık
alınla gidebilmemiz için konulmuştur. Şimdiye kadar bu kurallara az ya da çok
uymayarak hayatta iyi bir izlenim bırakamamışsak, başarısız olmuşsak, borca
girmişsek, insanları mağdur etmişsek, hiçbir şey için geç değildir. Zaman her
şeyin ilacıdır ve geçmiş çabuk unutulur, her şey telafi edilebilir. En azından
bundan sonra kendimize çeki düzen verip şimdiye kadar ihmal ettiklerimizi
telafi yoluna gitmeli, iyi bir baba, iyi bir öğrenci, iyi bir işçi, iyi bir
patron, iyi bir arkadaş, iyi bir kul, özetle iyi bir insan olmanın gayreti
içinde olmamız gerekiyor. Bu hem insanların hayır duasını almamıza vesile olur,
hem de iyi bir insan olma hususunda samimiyetimizi ortaya koyar, Allah’ın
merhametini kazanmamızı sağlar. Borçlarımızdan kurtulmak için ettiğimiz dualar
kabul olur ve yaptığımız çalışmalar başarıya ulaşır. Rabbim cümlemize iyi bir
insan olmayı ve bir an evvel borçlarımızdan kurtulmayı nasip etsin. |